SeSarium

SeSarium, SeSar’ın ait olduğu, bulunduğu ve sahiplendiği yer babında tabir edilebilecek bi alandır .Bu bakımdan burada deneme diye tabir ettiği melankolik yanını ortaya dökmekten de çekinmez.

Genel bir triology mantığının devam ettiği günümüzde, SeSar birbirini takip eden ve sonunda yine başa döndüren bir deneme quadrology si yaratmıştır; iftaharla sunar. Fazla uzatmadan işte vaka budur:

serhat-sargin-design-studio.jpgSeSar®

  • deneme1.jpgDENEME1 kan gölü®

Karanlıktan korkmuş küçük bir çocuk gibi köşeye sinmiş, acılar içinde bir hayvan gibi ulurken sonun, böyle ıstıraplı ve bu kadar yalnız olacağını da bilebilir miydim hiç? Zifiri karanlık olmasına rağmen kanın bu kadar kırmızı olduğunu da görmemiştim hiç; ellerimden ve titrek parmaklarımdan akıp gidiyordu şimdi oysa… Ve titrek ellerim damlaların birleşmesini engelliyordu yerde; biri bir uca diğeri başka uca gidiyordu kaldırımda. Ama buna rağmen bir göl oldu iki büklüm olduğum yerde, kan gölü…

Ve ben siyahı zor seçerken acıyla gözlerimi okuyordum nedenini bile bilmeden. Halbuki insanın bir tanrısı olması ne güzelmiş korktuğu anlarda sığınacak… insanın inanası ölürken mi depreşiyor yoksa.

Kan akıyor ve ben onun akıp gittiğini hissediyorum tıplı benim de kayıp gittiğim gibi… İlahi bir buluşma yaşanıyor şimdi, ve aslında herşey olması gerektiği gibi; benim için herşey erken ve ilk sadece.

Yerdeki kan halüsinasyon oluyor bende, traji komik, drama ve daha çok korkulu senaryolar kurup oynuyorum beynimdeki piyeste ve sonra kana dönüyor, aslına, tüm o şekiller,kurgular… Kusuyorum tüm beynimdeki kurguları ve de kanı oturduğum mazgala, ve bu kusma beynimi üşütüyor; yerdeki kanı ateş görüyorum ve kafamı sokuyorum ona… Sonunda iki büklüm değilde daha rahat bir pozisyon yakalıyorum. Yatıyorum yansımama yaslanıp da… Tatlı, tuzlu, ekşi tadıyla kan dudaklarımda ve ellerim de titremiyor artık sadece kanın karanlığı var gözlerimde ateşin yakıp da kararttığı…

Kan? Karanlık? Hiç bir şey yok seçemiyorum ki başka… Herşey siyah bana ve ben ölüyorum herşeyi o karanlıkta bırakıp da ; o küfrettiğim yaşamımı, bana yüz vermeyen kadını, beni seven kadını ve en çok da kendimi bir kaldırım köşesinde bıraktığıma yanıyorum…


  • deneme2.jpgDENEME2 aşk şarkıları®

Tavana dikmiş gözlerimi, yatakta olmayan sismik dalgalar yakalıyor, duvarın soğukluğunu içime, iliklerime kadar hissettiğim halde kımıldamadan öylece yatıyordum. Sanki odanın içi sigara dumanı doluymuş, yada sisin içindeymişcesine herşey buğulu geliyordu bana… odanın loş olması da bana öyle yansıtmıyor değildi aslında yada ben öyle düşünmek istemiyordum belkide…

Alkol almış gibi uyuşuk ve sarhoş ve bir sarhoş kadar da cesurdum, hatta kendi kahramanımı oynuyordum artık duvardaki loş aydınlıkta parmaklarımla kılıç yapıp yine kendi gölgemi alt etmeye çalışıyordum; taktiğimiz aynı olduğu için pek kolay olmuyordu işim ama hala cesur bir kahramandım kendimce ve galibiyetim de an meselesiydi. Ve zamanın işine gelmediğinde yavaş aktığı anlarda, parmak hareketlerinden bitkin, elimi uzattım sıcak battaniyenin altına ve yine az önceki kozadaki böceği andıran şeklimi aldım.

Aklımdaki tüm şarkı sözlerine rağmen, elimin altındaki silahı kaldırdım, namluyu ağzıma soktum, kahretsin ki çelik çok soğuktu, sonra fikir değiştirdim çıkarıp çenemin altına dayadım, tükürüğün ıslaklığı huylandırdı önce, ama horozu kurdum, tetiğin boşluğunu aldım… sonra horozu indirip kendi başıma yaşadığım heyecanı ve adrenalini unutup aklımdaki aşk şarkılarını söylemeye devam ettim. Ama içimden… çünkü öyle bir haldeydim ki sesimin o çatalsı inlemenin yerini alması için gırtlağımı daha çoook temizlemem gerekiyordu.

Öyle yaptım biraz sonra da, çünkü herkez duyup bilsin istedim aşkımı, söylediğim şarkılardan. Ve yerdeki cansız kadına attım ağzımda kalan barut tadıyla dolu balgamı… Az evvel bana “senden heyecan alamıyorum artık” diyen kadına ve çağırmaya başladım o aklımdaki aşk şarkılarını gırtlağım yırtılana dek tıpkı bir kurşunun gırtlağı yırttığı gibi…


  • deneme3.jpgDENEME3 güneşe yolculuk®

Cehennemden gelen bir ateş topuymuş sanki gözlerim, göz kapaklarım, yanaklarım oyulurcasına yanıyor, gözlerim kıpkırmızı içimdeki beni öldürüyor yavaş yavaş… Tek başıma güneşe yolculuk yaşıyorum korkular içinde hala yaşama sevgi beslerken; herkese, herşeye karşı uzun, yorucu bir yolculuk…

Ruhum satılmış, etim çürümüş ve toprağım kurtlanmış, sadece ve sadece yalnızlık var etrafımda karanlığa bürümüş. Kahretsin, ölmüşüz hissizlikte, duymamazlıktan; tozlu raflardaki kitaplar gibiyiz ne kadar çırpınsak da belli edemeyen yerlerini. Bizim ateş topu gözlerimize karşı meleklerin soğuk yüzleri, o buz gibi keskin bakışları acıtıyor utançlı, günahkar, bükük boyunlu bizleri… meleklerin buz mavisi gözleri bir ışık bizim kör gözlerimize… Kirli tenim bir ağaç gövdesi gibi yaşlı, buruşuk ve devamlı ağlayan.

Sıcaklığı eritiyor güneşin, en zor yolculuk bu hayatımdaki benim gibi kolay işten sıyrılan biri için… Ve ruhum kirli, etim yenmiş, toprak ise kutsal artık; içim acıyor bir şeyler büyüyor içimde ağlıyorum, acımı kimseye anlatamadan, hıçkırarak… Herkes duyuyor beni benden başka halbuki. Bu içime olan bir sesleniş son defa, cehennemin cennetine uğrarken. Soğuk mavi bir ışık var gözlerimde karanlığa açılan, tek seçilebilen…

Çerçevelenmiş bir resim gibi kısıtlıyım, olduğum yerde sayıyorum. Aşk, nefret, sevgi, kin gibi birbirine bağlı ve zıt anlamlar içeriyorum. Sevgiyi daha iyisi için kullandım suçluyum, yitik bir dünyada artık bir çerçeveli resim oldum…

Ve hayat bir kurşun kalem gibi; açıldıkça sivriliyorsun kısaldığının farkında olmadan. Ben artık sadece bir karanlık ışığım bir gözyaşıyla süzülen. Aldatıldım, aldandım ve öldüm, en az çevremde benim için artık ölmüşler kadar…


  • deneme4.jpgDENEME4 uzun ince kırmızı çizgi®

Elmas parıltısı gözlerim ışığı toplayıp da kör eden gözleri… İntiharı andıran bir şaibe var ölüm yolculuğunda, ölüme aç gözler bunlar, yiyip de tüketen bünyeyi.

Bir şeylerin sınırında hisseder ya insan bazen kendini ben de öyle bir hattayım şimdi: uzun, ince kırmızı bir çizgide, ölümle yaşam arasında bir seçim, karanlık hayatından başka bir karanlığa geçiş bir başka yorumla…

Bilinmesi gereken ise körpe bir beden çürüyen; delip de geçen elmas ışıklarıyla ölüp de… Kolay kandırılmış sevimli kız bakışı var gözlerimde takındığım, senkronik bir ses de beynimi oymakta sonsuza giden adımlarda. Zahmetsizce harcanmış ruhum ve ağlamaklı devamlı gözlerim, bir battaniyenin altında caiz bedenim nereye kadar sürebileceğini bilemediğim sonumu mu bekliyorum kendi yarattığım bu boyutta gidip de gelen asıl dünyaya?

Hikayeler yazıp da şans isteyen biri için insanlardan nefret eden bir tanrının ateşi niye yarattığı akla gelmeyecek bir sorudur ki sonrasında “son” dan daha da korkar olur; tek korkusu acı olur kendine uzun ince kırmızı bir çizgi çeker ki iki sonsuzluk arasında acı ve sığınma çizgisidir bu… Sevgiyle, nefretle, kılla, yünle gezer durur bu insan acıdan korktuğunda, arkasını kollayarak devamlı… Yakışmak sözcüğü pek uygundur, nefretini üzerine aldığında insan; ölmüş kral babanın tahtı miras kalmış gibi de mutludur, sadece nefretiyle yaşadığında da…

Uyuşmuşluk diyarında mutlu, hisli, bahtiyar yaşayan soluk bedenim beyazdan öte, ve nefretim gülüşümde saklı artık. Peki gözlerimdeki uzayıp süren bu kırmızılık; uzun, kırmızı hat mı acıyla aramda çektiğim korkup da ölümden… şimdi akmakta olduğum çizgide kalırdım daha; beni bu sınırın dışına itmeyip de adil olsaydı dünyam


Yanıt

  1. SESAR, senin adına korkmaya başlıyorum ufaktan. çok ciddiyim :)

  2. deme yaf o boyutta mı? :D

  3. bi daha mı düşünsem :S


Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.